MAKALE | SORUN DİLİNDEN ÇÖZÜM DİLİNE GEÇMEK, ÇÖZÜMÜN KENDİSİDİR






SORUN DİLİNDEN ÇÖZÜM DİLİNE GEÇMEK, ÇÖZÜMÜN KENDİSİDİR

“Dil, basitçe bir iletişim aracı olmaktan çok, gerçeğin ta kendisidir. İnsan neyi konuşuyorsa, onun varlığını, gerçekliğini, önemini ve etkisini arttırır. Bu nedenle hiçbir şey, aslında olduğu şey değil, olduğu söylenilen şeydir.”

            Bizler, bir sorunun çözümünün, sorunun kendisiyle ilişkili olduğunu düşünmeye eğilimliyizdir. Sanki bir sorunu çözüme kavuşturmak için, o sorunun doğası hakkında detaylı bir bilgiye sahip olmamız gerektiğini düşünürüz. Terapistlerin aldıkları eğitim sayesinde akıl hastalıklarının ne olduğunu, nasıl sınıflandırıldıklarını, neden ortaya çıktıklarını bildiklerini, bu bilginin onları çözümün uzmanları yaptığına inanırız. Bir sorunu neden yaşadığımızı bir bulsak çözeceğiz sanırız. Terapiste o sorunu çözmek için gider ancak terapistin bize sorunumuz hakkında bilgi vermesini isteriz. Sevgisiz büyümemden mi, babamın üzerime aşırı titremesinden mi, annemle mesafeli oluşumdan mı, neyim eksik ya da neyim fazla da benim bu sorunum var söyle bana doktor! Söyle ki ne yapmam gerektiğini bileyim.

            Bu aslında oldukça makul bir beklentidir. Terapistlerden, yaşadığımız sorunların çözümünün uzmanları olmalarını beklemek kadar doğal bir şey yoktur. Ancak bu beklenti; kısmen hatalıdır, çünkü çözümleri bilmek için sorunlar hakkında bilgiye sahip olunması gerektiği varsayımına dayalıdır. Aslında, her çözüm, sorunundan bağımsızdır, ruhsal problemleri atlatmak matematik problemlerini çözmeye benzemez, daha çok günlük yaşam sorunlarının üstesinden gelmek kadar basit olabilir. Su içmek için doldurup sehpaya koyduğumuz bir bardak düştüğünde, su dökülür, belki bardak kırılır ve bir ya da birkaç sorun meydana gelir. Yerde cam kırıkları vardır, yer ıslaktır, susuz kalmışızdır. Çözüm dediğimiz şey ise, o sorun olmadığında mevcut olan durumdur. Temiz bir yer, içi su dolu sağlam bir bardak. Yeri süpürür, siler, yeni bir bardak alıp içine su koyarız. Bunu yapmak için bardağın sehpadan nasıl düştüğünü, bardağın ne kadarının kırıldığını bilmeye, yerin ne kadar ıslandığını bilmeye gerek duymayız. Bilsek de, bu bilgiyi sorunu çözerken kullanmayız. Sorunu çözerken kullandığımız şey; sağlam bir bardağın nasıl olduğu, kuru bir yerin nasıl olduğu, dolu bir bardağın ne kadar dolduğu bilgisidir.

            “Sorunum var!” diyen biri çözümün bilgisine sahiptir çünkü belli ki o sorunun olmadığı çözüm durumunun nasıl olması gerektiğini biliyordur. Aksi halde sorun olduğu söylenen şey, sorun olmazdı. İnsanlar tat almasaydı, tat almamaya başlamak diye bir şey olmazdı, kişinin mutlu olduğu zamanlar olmasaydı, “depresyondayım” diye terapiye gelmezdi. Her zaman çözümün bilgisine sahipsek, neden bazen çözemiyoruz, neden bir başkasının yardımına ihtiyaç duyuyoruz? Çünkü çözümün kendisini konuşmaktansa, yaşadığımız sorunu ve o sorunun çözümünü konuşmayı tercih ediyor, çözümü sorunla ilişkiliymiş gibi gösteren bir dil kullanıyor, ne istediğimizi konuşmak yerine, neyden kurtulmak istediğimizi konuşuyoruz.

            Sorun odaklı dilden çözüm odaklı bir dile geçerek kendimize yardım etmeyi denemenin birkaç yolu var. Yaşadığımız sorunlar ne kadar ciddi olursa olsun, ne kadar uzun süredir devam ediyor olursa olsun ya da ruhsal bir bozukluğumuz olduğu yönünde tanı almış, ilaç kullanmaya başlamış olursak olalım, bazı sorulara cevap vererek yaptığımız içsel konuşmalar bize iyi gelebilir.

  • Sorunumu çözdüğümde, hayatımda ne gibi değişiklikler olurdu? Şu an yaşadığım şeyden daha farklı bir şeye sahip olup adına çözüm diyeceksem, bu farklılıktan kastım nedir?
  • Ben uyurken bir mucize olsaydı ve sorunlarım bir gecede çözülmüş olsaydı, ben bir mucizenin olduğunu bilmeden tüm sorunlarımın çözüldüğünü nasıl anlardım? (Bir örnek vermek gerekirse, depresyondan yakınan biri bu soruya basitçe “o gün hiç sıkkın hissetmemişimdir” ya da “o gün çok mutluyumdur” gibi cevaplar verebilir. Bu noktada kişi aynı soruyu kendine mutluluk üzerinden sormalıdır. Örneğin “Ben uyurken bir mucize olsaydı ve o geceden sonra mutlu olsaydım, mutlu olduğumu nasıl anlardım? Ne yapıyor olurdum? Ne düşünüyor olurdum?” gibi devam ettirmesi gerekebilir. Çünkü basitçe mutluluğu istemek, başlangıç olarak iyi olsa da, mutluluk oldukça soyut, belirsiz bir olgudur. Mutluluğu istemek, belirsiz olanı istemektir. Kişinin bu mutluluğu daha spesifik, somut, davranışsal ve gözlenebilir göstergelerle tanımlaması gerekir.)
  • Çözmek istediğim sorunumun, benim için sorun olmadığı zamanlar, yerler neler? Sorunumun hayatıma etki etmediği zamanlarda (Utangaç olduğundan şikayet eden birisi, utangaçlığını analiz etmeye çalışmak yerine, daha önce ve şimdi rahat ve girişken olduğu istisnai anların analizini yapmaya, bu istisnalarda kendinin neyi farklı yaptığı, bunu farklı yapmasını sağlayan şeyin ne olduğu ya da ne olabileceği üzerine düşünebilir).
  • Arzu ettiğim değişime 10 puan, şu anki halime X puan verecek olsam, beni X puandan X+1’e, X+1’den X+2’ye ve nihayet aşamalı olarak 10 puana ulaştıracak olan değişimler ve bu değişimler için yapmam gerekenler nelerdir?

Çözüm Odaklı Terapinin çıkış noktasını oluşturan bu çözüm dili, kendine yardım amaçlı kullanılabilir ve etkili olabilir. Ancak bazen, tıkanabiliriz, sorun dilinden bir türlü çıkamayabiliriz, çözüm ulaşılması güç bir zirve gibi görünebilir. Çözüm odaklı terapistlerin bu süreci bizim için kolaylaştırabileceğini unutmayalım. Ancak onlar, bu kolaylaştırmayı sorunların özelliklerine çok iyi hakim olduklarından ya da tam tersine çözümleri çok iyi bildiklerinden değil, sorun dilinden çözüm diline geçmeyi deneyen birine sorması gereken soruları ve tepkileri bildiklerinden yaparlar. Esasen terapist, olsa olsa psikolojik danışma sürecinin uzmanıdır, içeriğin ve doğal olarak çözümün uzmanlığı ise danışana aittir. Çözümle kalın.

 


Uzm. Psikolojik Danışman İsa Özgür ÖZER